arama

SPOTLIGHT Analizi

  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Nail ERFALAY
  • 1 Star
    Loading...

Siz bakmayın “Spotlight”ın sadece 2015 yılının en iyi fimlerinden birisi olarak baştacı edilmesine. Oscar yarışında en iyi film ve özgün senaryo ödüllerini de kazanan film, aslında gelmiş geçmiş en iyiler listesinde rahatlıkla yer alabilir. Sinema anlatımında ortalığı sallayacak yenilikçi bir hali belki yok ama, emek verildiği yüzünüze çarpılmayan dört başı mamur bir gazete haberi gibi; ufuk açıyor, hisleri ziyadesiyle harekete geçiriyor. 2000’li yılların başında, Amerika’daki Boston kentindeki Katolik Kilisesi rahiplerinin hasıraltı edilmiş günahlarını yani çocuk istismarını soruştururken tüm ülkeye yayıldığını keşfeden ‘Araştırmacı Gazeteci’ takımının bir yıla yayılan çalışmalarını anlatıyor.

 

ADALETİN PEŞİNDE

Yönetmenliğini Tom McCharthy’nin yaptığı film, gerçekten yaşanmış bir adalet öyküsü olması ve bunu da derdini bulandırmadan anlatma sevdasıyla hiç alışık olmadığımız bir dürüstlük ve ustalık gösterisi gibi. Adalet arayışının meşakkatli süreciyle de “Spotlight”, Watergate skandalını açık eden gazetecileri anlatan “Başkanın Tüm Adamları” (1976) ile seri katil filmi “Zodiac” (2007) gibi ABD yakın tarihine damgasını vuran olayların iki şahane filmiyle birlikte anılıyor. Bu da bizi meselenin özüne getiriyor; karartılan gerçeğe ulaşmanın önündeki menfaat engellerine. Bu nedenle ‘ışık/ spot’ manasına gelen “Spotlight”ın başlarında “Kentimizin iyiliği adına hep bir arada çalışarak işbirliği yapmamız gayet uygun olacaktır” diyor makamını güvenle dolduran ulvi Kardinal. Gelgelelim karşısındaki gazete editörü “Yok kalsın, basın diğer kurumlardan ayrı çalışmalıdır” mealinde bir yanıtla teklifi geri çeviyor. Fazla oyalanmıyor da zaten ve Katolik Kilisesi gibi kentin en güçlü makamlarından birisine kerhen yaptığı bu nezaket ziyaretini efendice ama kısa kesiyor. Yani ortada basın özgürlüğü dersi veren hamasi uzun replikler yok. Boston’a yeni gelen editor Marty Baron’un (Liev Schreiber) kimseye verecek hesabı yok gibi görünüyor.

Durum, kovboy filmlerindeki ‘Kasabanın saygıdeğer zengini ile Vahşi Batı’ya yeni gelen idealist şerif’ arasındaki ilk karşılaşma anına benzetilebilir; o kadar maço bir biçimde değilse de tam bir güç yoklaması yaşanıyor. Ama nihayetinde Pulitzer ödülünü kazanan Boston Globe muhabirlerinin Katolik Kilisesi’ndeki bazı rahiplerin çocuk tecavüzünü resmen belgeleyerek ifşa ettiklerinin resmi. Filme adını veren Spotlight ekibi yani bizim araştırmacı gazeteciler işte tam da meşhur ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin bize hatırlatıldığı bu sahneden itibaren ipuçlarının peşine düştükçe muhtelif engellemelerle karşılaşıyorlar. Suçu uzun süredir hasır altı eden, hukuk, asayiş misali devletin farklı güç odaklarının saldırısına rağmen caymıyorlar. Spotlight bölümünün editörü Walter ‘Robby’ Robinson (Michael Keaton) ve ekibi olayı soruşturdukça daha karmaşık bir yolsuzluk ağına takılıyor. Ama ekip kilise vesilesiyle din ve ahlak öğretilerinin arkasına sığınarak yolunu bulan çürümeye ışık tutmakta kararlı. Yine de film, engellerin ne kadar şahane aşıldığı üzerine değil. Bilakis, gazetenin floresan ışıklı boğucu ofisinde binlerce belge, nafile telefon konuşmaları ve vicdan sorgulamalarıyla geçen bir süreçten bahsediyoruz. Sıkı araştırmacı gazetecilerden Sacha Pfeiffer rolündeki Rachel McAdams’ın Oscar’a aday olduğu performansı şahane; kafasının dikine gittiği anların yanı sıra hafif şüphe duyduğu anlar eşsiz. Michael Rezendes rolündeki Mark Ruffalo ise aday olduğu yardımcı erkek oyuncu ödülünü ziyadesiyle hak edecek denli öne çıkıyor. İsyankâr halleri de, trajedinin boyutlarıyla sarsılan sabit bakışları da aynı derecede etkili. Film, idealist bir kahramanlık öyküsü olarak, gerçeklerin hayatın birçok alanında ne denli çarpıtıldığını hatırlatıyor.